ANA SAYFA

ANA SAYFA


ANA SAYFA


Tanıklıklar

Aşağıda bu bölümdeki dökümanların ilk 80'i görüntülenmektedir. Arşivdeki dökümanlar için lütfen arama yapınız
Toplam döküman : 4



 08-03-2002
 08-03-2002
GÜNCEL TANIKLIKLAR 06-11-2001
1998 RAPORU TANIKLIKLARI 01-01-1999


1998 RAPORU TANIKLIKLARI
01-01-1999   Benim de söyleyecek sözüm var! 

TANIKLIK 5
L. Ş. ile söyleşi

Tanığımız L. Ş. 09.02.1999 tarihinde bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Bizi çok üzen bu ani ölüm konusunda hala bazı kuşkularımız bulunmakta. L. Ş. uzun zamandan beri psikiyatrik yardım almaktaydı. Gerçi son günlerinde kendini oldukça iyi hissediyordu, ama arkadaşlarıyla yaptığı söyleşilerde ölüm temalı konuşmalar da önemli bir yer tutumaktaydı. Polis yetkilileri, yaptıkları soruşturma sonucunda ölüm nedeninin kaza olduğunu belirttiler. Yine de, intihar fikri, kafamızdan silemediğimiz küçük bir olasılık olarak varlığını koruyor.

Önce bize biraz kendinden bahsedebilir misin?
Otuz yaşımı çoktan geçtim. Izmir’e oldukça yakın tipik bir Ege kasabasında doğdum. Yüksek okul mezunuyum. Askerlik öncesi çeşitli işlerde çalıştım ama en cok sevdiğim iş, kısa bir süre de olsa, gazetecilik yapmak oldu. Evlendim, bir kızım oldu. Uzun bir süre asker kaçağı olarak yaşadıktan sonra bir ihbar sonucu yakalanarak 1996 yılının sonbaharında askere gönderildim. Askerlik sonrası birkaç ay eski bir arkadaşımın iş yerinde çalıştım, şimdi işsizim. Bu arada eşimden de ayrıldım. Şimdi anne ve babamın yanında kalıyorum. Askerden döndüğümden beri psikiyatrik yardım alıyorum.

Askerliğin ilk günlerinde duyguların nelerdi?
Askerde ilk günlerimde yaşadığım travmayı çok belirgin olarak hissediyordum. Gelir gelmez küfürlerle, aşağılanmalarla karşılaştığında önce bir şok yaşıyorsun. Sonra, aşağıya doğru yuvarlanmaya başladığını hisediyorsun. Bunu usta erler, kıdemliler yapıyorlar. Seni kontrolsüzce uçuruma yuvarlıyorlar. Tüm yapılanlar, insanın kişiliğini boşaltarak yeni bir kimlik vermek için. Gülmek yok, tebessüme yer yok. Üst hep serttir. Nasıl ki dindar bir mümin için herkes günahkardır, devlet için her vatandaş potansiyel suçludur, askerde de aynı mantık geçerli. Bu durum, kişiye özgüvenini kaybettiren birşey. Acemi birliğinde bize hissettirilen, tamamen kendine yabancılaşmak ve güvensizliktir. Kişi, üstü/amiri olmadan hiçbir şey yapamayacağını hisseder. Kısacası askeri eğitimin amacının, insanın aklının ve duygularının tümüyle boşaltılması ve daha sonra da şekilsizleştirilen benliğin, ordunun hazırladığı tektip kalıba zorla sokulması olduğunu düşünüyorum. Başka bir ifade ile söylenirse, bu eğitim sonucunda, insan hiç bir şekilde sorgulamamayı ve mutlak itaati öğreniyor.

Hatırlayabildiğin olaylar neler?
Acemi birliğinde bize eğitimi usta erler veriyordu. Bunlar, bizlerden sadece birkaç ay önce birliğe gelmiş ve aynı eziyeti kısa süre önce yaşamış olmalarına karşın çok sert ve acımasızlardı. Biz acemiler ile onların arasındaki hiyerarşik ayrım çok büyüktü. Bizi eğitirlerken sürekli sert tonlamalar ile ve bağırarak konuşuyorlardı. Ifadeleri mutlak ve kesindi. Hakaret, küfür ve kaba dayak en yaygın eğitim aracıydı. Acemi erlerin sayısının çok fazla olmasından dolayı isimlerimizi öğrenmeleri pek mümkün değildi. Bizlere çoklukla ‘sıska’, ‘şişko’, ‘gözlük’, ‘koca kafa’ gibi fiziksel özelliklerimizle sesleniyorlardı. Belki de bu, bizi kimliksizleştirmenin bir aracıydı, bilemiyorum. Dediğim gibi küfür çok yaygındı, ancak tipik maço ahlakına uygun olarak annelere ve eşlere hiçbir şekilde küfür edilmiyordu.
Benim kişişel rahatsızlığım uzun süre asker kaçaklığı yapıp, birliğe geç gelmemden kaynaklanıyordu. Benimkine benzer nedenler ile askerliğe geç başlayan 20-30 kişi daha vardı. Hepimiz daha ilk günden itibaren subaylar ve erler tarafından ‘devlete karşı olanlar’, ‘vatan hainleri’ tarzındaki sözlerle sürekli taciz edildik ve aşağılandık.
Acemi birliğindeyken, korkudan hiç banyo yapmamıştım. Banyo için verilen süre çok kısaydı. Uzun kalmamız mümkün değildi ve süreyi aşan olduğunda hemen dayak yerdi. Banyoya gitmek büyük bir gerilim nedeni olduğu için 32 gün banyo yapmadım. Büyük çoğunluk benim gibi banyoya gitmekten korkuyordu.
Genelde acemi erler yaptıkları hatalar karşısında yasal cezalandırmaların yerine (ehven-i şer olarak) dayak yemeyi tercih ediyorlardı. Ben diğerlerinden daha yaşlı olduğum için ve kuralları ince yöntemler ile ihlal ettiğimden ya da banyo örneğinde olduğu gibi dayak nedenini ortadan kaldırdığımdan dayak yemedim. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse asker olmazdan önce dinlediğim öyküler ile kıyasladığımda, eskiye oranla dayak uygulamalarının daha az olduğunu düşünüyorum. Şimdilerde psikolojik baskı çok daha fazla yer tutuyor.
Tüm yapılanlara baktığımda, bence askerde mantıksızlık yok. Aksine, çok sistemli, insanı şiddetle donatan saldırgan bir atmosferin verilişi var. Bu, bir yandan dediğim gibi üstlere, otoriteye mutlak itaati ve boyun eğişi getiriyor. Diğer yandan da ‘kendini koruma, ezdirmeme’ duygusu ile senin gibi olan herkese karşı sert ve saldırgan davranma zorunluluğunu yaratıyor. Gerçekten de otorite karşısında iyice silikleşen erler birbirlerine karşı rekabet içinde ve çok acımasız oluyorlar. Genellikle sakin bir insanım. Ancak ben de askerlik öncesi zaman zaman başkaları ile tartıştım ve kavga ettim. Fakat bunlar hiçbir zaman şiddet içeren bir boyuta gelmemişti. Buna karşın, askerde üç kişiyle, onları öldürme noktasına gelecek boyutta, kavga ettim. Acemi birliği genel olarak böyle işte...

Usta birliğinden bahseder misin?
Usta birliğim Urfa’daydı. 2. Mekanize Piyade Taburu’nda piyadeydim. Doğal olarak acemi birliğinden çok daha rahattı burası. Yaşım ve niteliğim gereği nispeten kolay ve sakıncalı görülmeyen görevler veriliyordu. Ama gene de hakim olan hep ezme ve ezilme ilişkisiydi.

Urfa’ya ilk gittiğinde neler hissettin?
Ne kadar yalnız olduğumu. Iliklerime kadar hissettiğim soğuk bir yalnızlık. Hemşerilik, aynı tertiptekilerin birbirini koruması gibi içgüdüsel ‘dayanışma’ örnekleri söz konusu olsa bile askerde insanın korkunç bir yalnızlığı var. Sürekli kötü davranılıyor ve travma iyice yerleşiyor. Askerliğe oyun gibi başlanıyor, oyun gibi bitiriliyor ama, yaşananlar gerçek. Askerlik bittikten sonra, önceden küfredip aşağılayanlar sonradan “iyiydik” deyip sırtını sıvazlayarak seni gönderiyorlar.

Günlerin nasıl geçiyordu?
Burada günlerim tekdüze ve sıkıcı bir şekilde geçiyordu. Bütün zorlamalara karşın, günlük konuşma dili 50 sözcükten fazla değildi. Okuma ve kendi başına kalma imkanı hemen hemen hiç yok. Kendini değersiz bir ot gibi hissediyorsun. Zevkler ve duygular adeta yok oluyor. Bunu izinde bulunduğum süre içerisinde çok daha iyi anladım. Izindeyken en sıradan şeyler bile bana müthiş cazip geliyor ve görünüyordu.
Buradaki tek düze yaşamın içinde ‘erkeklik, güç ve silah’ sürekli yüceltilen ana temaydı. Türkiye’nin erkek profilini bütün yönleri ile izlemek mümkündü.
Aşağılanma duygusu sürekliliğini koruyor. Herkes aşağılanıyor. Aşağılanmanın düzeyi öyle ki, eğer biri daha da aşağılanmış konuma düşüyorsa bu durum diğerleri için bir biçimde rahatlama ve mutluluk kaynağı oluyor. Örneğin hata yapan birisi dövülürken ya da azarlanırken herkes bunu izlemek için özel bir çaba gösteriyor. Zaten komutanlar da diğer erlere örnek olsun diye söz konusu eylemlerini bilinçli bir şekilde herkesin önünde gerçekleştiriyorlar. Erler ise, arkadaşları aşağılanırken üzüntü ya da sıkıntı duyacaklarına şaşırtıcı bir şekilde, adeta orgazm oluyorlarmışcasına bir yüz ifadesi ile olanları gönüllü bir şekilde izliyorlar.

Urfa’ya gittiğinde savaşı hissettin mi? Insanların davranışları nasıldı?
Urfa’dayken herkes göreve gitmekten bahsediyordu. Birliğimiz, nizami olmayan savaşa göre şekillendirilmiş bir birlikti. Iç harekata göre şekillendirilmiş, kontr-gerilla tipi bir düzenlemeydi. Silopi, Kuzey Irak, Kulp, Lice ve Diyarbakır’ın diğer ilçeleri benim birliğimin operasyon bölgeleriydi. Görev denen şey de operasyona gitmekti. Operasyondan dönenler bazen bizi yataklarımızdan atarlardı. Onlar ‘vatan kurtarmak’tan döndükleri için yataklar onların hakkıydı. Biz ranza aralarında yatardık. Bir ay kampette, yani bir çeşit sedyede yattım. Çok soğuktu, bel ağrısı çekiyordum. Ama derdimi anlatamazdım.

Operasyondan dönenlerin ruh hali nasıldı?
Tam anlamıyla sarhoş gibilerdi. Çok büyük işler becermiş gibi, adrenalinleri yükselmiş, bir üstünlük hissiyle donanmışlardı. Zor koşullarda yaptıkları işleri habire abartarak birbirlerine anlatıyorlardı. Bana göre bu durum en net tanımıyla bir çeşit sarhoşluktu. Ancak zaman geçince bu yavaş yavaş siliniyordu. Araziye gitmek üzere hazırlanan askerlere üst rütbeliler daha yumuşak davranıyorlardı. Genellikle operasyonlarda hiyerarşi göreceli olarak bozuluyordu. Operasyondan dönüldüğünde askerlerin tekrar eski disiplin kurallarına uyumunu sağlamak için mevcut disiplin uygulamaları tekrar yoğunlaşıyordu. Iki üç gün sonra düzen tekrar yerleşiyor, her şey normalleşiyordu. Sanıyorum bu uygulamayla aynı zamanda operasyonların askerler üzerinde yarattığı travmanın olumsuz etkilerini ertelemeyi amaçlıyorlardı.

Askerlere operasyonlara giderken kararlılığını ve cesaretini artırıcı özel eğitimler veriyorlar mıydı?
Normalde iki haftada bir akşam 20.00’den sabaha kadar eğitim verilirdi. Arazide eğitim grupları oluşturuluyordu. Bir uzman çavuş, üs bölgesinde güvenlik nasıl sağlanır, pusuya düşüldüğünde ne yapılacak, bunları anlatırdı. Kısacası, 15 günde bir düşük yoğunluklu savaş eğitimi, gayri nizami savaş eğitimi veriliyordu. Üstünde daha çok durulan şey kendimizi nasıl kurtarabileceğimizdi.

Peki sen de operasyonlara katıldın mı? Neler yaşadın?
Diyarbakır’a operasyona gideceğimiz söylendi. Usta birliğine geleli henüz bir ay olmuştu. Gittiğimiz yerde her taraf çok pisti ve yatacak yerimiz yoktu. Diğer erler sağa sola saldırarak kendilerine yatak aradılar. Bu halleri ile bende leş paylaşmaya çalışan hayvanların izlenimini yarattılar. Hüzün, yorgunluk ve burukluk içinde kendime bir köşe bulup uyudum. Operasyon için Lice’ye gidilecekti. Beni kaldığımız yer olan Devegeçidi’nde bıraktılar. Lice’ye operasyona gitmek istediğimi söyledim. Lice’yi ve olanı biteni görmek istiyordum. Ama bir biçimde göreve gönderilmedim ve Devegeçidi’nde kaldım. Orada kalmaya başladıktan sonra tamamen ayrı bir aleme girdiğimi hissettim. Bana ilk savaş duygusunu veren üzerimizden geçen Skorsky helikopterleriydi. O anda kendimi gerçekten savaş ortamında hissettim. Lice’den çatışma haberleri geldi. Operasyona gidenler arasında sevdiğim bir arkadaşım vardı, onun akibetini merak ettim ve onun için çok kaygılandım. Lice’den gelecek haberleri bekliyordum. 200 gerillanın geldiği haberinden sonra arkadaşımı daha da çok merak etmeye başladım. Operasyon boyunca aklım hep ondaydı.

Sonra neler oldu?
Operasyona çıkıldıktan dört beş gün sonra arkadaşlarımız geri geldiler. Insanların birden bire değişmesinden şok olmuştum. Genel görüntü olarak zaten soğuktan ve kar yanığından hepsi esmerleşmişti. Aynı esmerleşmeyi ruhlarında da gördüm. Operasyon sırasında merak ettiğim arkadaşım da sarhoş gibiydi. “Şerefsiz teröristler kaçtı, kıstıramadık, öldüremedik” gibi şeyler söylüyordu. Istanbullu, kentli bir çocuktu. Operasyon sırasında gerillalar geri çekilmişler. Sonuç olarak, kısa süren ve her iki tarafın da zaiyat vermediği bir operasyondu, ama orada, Devegeçidi’nde, helikopter sesiyle savaşı hissedip, operasyon sonrası arkadaşlarımdaki ve özellikle sözünü ettiğim arkadaşımdaki değişimi görmek beni çok etkiledi. Birkaç gün sonra da Urfa’ya geri döndük. O günlerde havalar çok soğuktu. Üşüyordum, sık sık burnum kanıyordu. Kendimi hem fiziksel olarak, hem de ruhsal olarak kötü hissediyordum.

Bu rahatsızlıklarını üstlerine söyleyebildin mi?
Askerde hoşlanmadığın ya da rahatsızlık çektiğin şeyleri söylediğin zaman üzerine gelirlerdi. Söylenenin tam tersini yaparlardı. Örneğin, sırf bu nedenle sevmediğim halde sabahları çok erken karavana taşımak için bir süre ‘gönüllü’ oldum. Belli bir zaman sonra bu işi ‘gönüllü’ olduğum halde bana yaptırmaktan vazgeçtiler ve sevmediğini belli eden başkalarına yaptırmaya başladılar.

Urfa’ya geri döndünüz?
Urfa’ya geri döndük ve ilk hafta sonu çarşı iznine çıktık. Askeri elbiselerle tektip olarak çarşıya çıkıyorduk. Tüm erler çocuklaştı. Insanlığa en yakın duygularını yaşadılar. Sürekli herşeye yabancılaştırılmış, canavarlaştırılmış olan erler, o anda çocuklaşmıştı. Ilk kez çarşıya çıkıyordum ve onların o hallerini ilk kez gözlüyordum. Çarşıya çıktığımda kendimi ve askerliği, yaşananları düşündüm, yaşamımın ne kadarının bana ait olduğunu sorguladım. Kafamı boşaltma ihtiyacı hissettiğim bu gibi hallerde zaman zaman notlar alıyordum, yazmaya çalışıyordum.

Diğerleriyle, yani öteki askerlerle ilişkin nasıldı?
Benim hareketlerim diğer erlere biraz garip geliyordu. Üstlerimiz de bunu belirtiyorlardı. Daha rahat davrandığım için dikkat çekmişti. Tutuk değildim yani. Bir gün bir ağacın üzerine çıktım. Hergün aynı şeyleri yapmaktan çok sıkılmıştım, değişiklik olsun diye ağaca çıktım. Aslında zamanla bütün olup bitenlere alışıyordum. Ilk zamanlar koğuşa girdiğimde burası bana çok pis kokardı. Sonradan burnum kokuya alışmaya başladı. Zamanla ruhum ve bedenim de birçok şeye alıştı. Askeri birliğin dışına çıktığımda, yani çarşı izninine çıktığımda, farklı insanlar gördüğümde herşey bana çok farklı geliyordu. Askerde kıyafet, koku, davranış hepsi tektipti. Başı ve sonu belli olan roller, rollerimiz vardı. Ama zaman içinde ben onlara, onlar da bana alıştılar.

Peki daha sonra başka operasyonlara ya da çatışmaya katıldın mı?
Evet, ‘97 baharında Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen büyük operasyona katıldım. Bu operasyona bizim birliğimiz tümüyle katıldı. Önce sınıra yakın bir bölgede yığınak yapıldı. Burada bir süre kaldık. Yığınak bölgesine giderken içinden geçtiğimiz Cizre’nin hali beni çok etkiledi. Bu kentin görünümü adeta açık bir cezaevi gibiydi. Her yerde karakol ve kontrol noktası vardı. Asker yoğunluğu sivil halktan çok fazlaydı. Artık savaşı ve en önemlisi kendini başka bir ülkede gibi hissetmemek mümkün değildi.
Yığınak yapılan yere gelmemizden birkaç gün sonra birliğin bulunduğu bölgenin yakınındaki bir korucu köyünü PKK gerillaları bastılar. Baskında birkaç korucu ölmüş. Gerillaların saldırdığı köy bizim birliğin atış menzilinin dışında olmasına karşın her tarafı silah sesleri kapladı. Kim kime, nereden ateş ediyor belli olmuyordu. Askerlerde büyük bir korku vardı. Herkes çadırlarından çıkıp kendini yere attı. Bir süre sonra çatışmanın durmasına karşın kimse bir daha uyuyamadı. Gece hepimiz için zor geçti. Erler artık önceki gibi atıp tutamıyorlardı. Kimse cesaret ve üstünlük içeren sözcükler kullanmaz oldu. Konuşmalarda kaygı ve korku daha belirgin hale geldi. Gerillaya eskisi kadar küfür edilmiyordu. Hatta cani diye niteldikleri PKK'lı gerillaların aslında askerleri öldürmek istemediklerini, ama daha çok subayları ve büyük komutanları öldürmeyi isteyeceklerini belirterek korkularını giderecek bir rasyonelleştirme ve rahatlama yaşıyorlardı.
Mayıs ortalarında birliğimiz Kuzey Irak’a girdi. Yakınımızdaki birliklere ve peşmerge karakollarına saldırılar oluyor, savaş hep çevremizde sürüyordu. Çatışmaları, top atışlarını izliyorduk. Büyük şans eseri benim bulunduğum yere doğrudan bir saldırı olmadı. Ama her yerde korku hakimdi. Bir gece bizim taburun diğer bölüğüne gerillalar taciz ateşi açtılar. Gerilaların dört beş el taciz ateşine karşılık bizim birliklerden 45 dakika uçak savarlar ve havanlar dahil tüm silahlar ile körlemesine karşılık verildi. Yaklaşık 30 havan mermisi atıldı.
Sonraki günlerde birliğimiz Kuzey Irak’ta daha iç kısımlara kadar ilerledi. Zaman zaman PKK’lılar ile çok yakınlaştık. Hemen yakınımızdaki bir başka tabur karşımızdaki dağa (Zagroslar’a) çıkmaya çalıştı ama gerillalar taburu geriye püskürttü. Bir seferinde kantin aracımız tarandı. Çevremizdeki dağlar sürekli obüs topları ile bombalanıyordu. Gerilla gruplarının hareketlerini dürbünle izleyebiliyorduk. Bir ara bizim tugay geri çekildi. Savaşın ve gerillanın sıcaklığını her an ensemizde hissediyorduk.

Kuzey Irak’taki operasyonun sonuna kadar orada kaldın mı?
Hayır, yaralandım. Hastaneye gönderildiğim için operasyon bitmeden önce bölgeden ayrılmış oldum.

Çatışmada mı yaralandın?
Hayır, kaza geçirdim. Operasyon bölgesinde her taraf mayın doluydu. PKK gerillaları çekilirken arkalarında bubi tuzakları, mayınlar bırakmış. Bizim birliklerin bıraktığı mayınlar da var tabi ki. Bu nedenle çok fazla askerin yaralandığı söyleniyordu. Ben de korkuyordum ve dikkatli olmaya çalışıyordum. Birliğin çöplerini dökme görevini üstlendiğimde çok uzağa ya da yeni yerlere gitmeye cesaret edemiyordum. Bir akşam döktüğüm çöpleri benzin dökerek yakmak isterken aniden bir patlama oldu ve kollarım ve yüzüm yandı. Iki gün arazide ciddi bir müdahele yapılmadan o halde bekletildim. Bir gün de Haç Konaklama Merkezi’nde bekledikten sonra helikopterle Diyarbakır’a askeri hastaneye gönderildim. Helikopterde sağ kolu ve sol bacağı kopmuş ve ölmek üzere olan bir çocuk vardı. Yanında korucu olan babası bulunuyordu. Doktor bütün çabası ile çocuğu yaşatmaya çalışıyordu. Ayrıca yüzünden, sol gözüne yakın bir yerinden vurulmuş özel harekatçı da karşımda oturuyordu. Hep birlikte 40-45 dakika yolculuk ettik. Korkunç dakikalardı, geçmek bilmedi.

Hastanede kaldığın sürede neler gördün?
Savaşın korkunçluğunu, vahşetini. Yaklaşık 10-12 gün hastanede kaldım. Daha sonra iyileşmem için hava değişimi izni verildi. Hastanede kaldığım süre içersinde, bazı günler birkaç tane olmak üzere hemen hemen hergün cenaze kaldırıldı. Her taraf kolu bacağı kopmuş ya da yüzü tanınmayacak hale gelmiş askerler ile doluydu. Hiç unutamadığım bir iki olay var.
Bunlardan biri, bastığı mayın nedeniyle iki ayağı kopmuş Eskişehirli bir askerin ailesine telefon edişiydi. Asker telefonda annesi ile konuşuyordu. Ona hiçbir şeyciğinin olmadığını söylerken gözlerinden sicim gibi yaş boşanıyordu. Bu genç insan kafa yapısı olarak son derece insancıl ve barış sever biriydi.
Bir başka hatırladığım olay ise, hastaneye ziyerete gelen bir ailenin haliydi. Aile baba, anne, küçük bir erkek çocuk ve bir gençkızdan oluşuyordu. Aile yattığımız odaya girdiğinde kız fenalık geçirerek ağlamaya başladı. Odada yatan bizlerin görüntüsü gerçekten dayanılmazdı. Ama ben kıza bakıp gülmeye başladım. Kendimi tutamıyordum. Başımı nevresimin altına sokup orada gülmeye devam ettim. Kız ise odada kaldığı süre içerisinde abisi ile hiç konuşamadı. Çünkü insan o görüntülere dayanamaz, hele hele gülmez, gülemezdi...

Sonra ne oldu?
İznim bitince birliğime geri döndüm. Yanıklarım iyileşmişti. Izin hem fiziksel hem ruhsal olarak iyi geldi. Ama birliğe adım attığım ilk günden itibaren hızlı bir şekilde herşey üstüme üstüme tekrar gelmeye başladı. Askerlik bütün akıldışılığı ile bana rağmen devam ediyordu.

Ne tür olaylar ile karşılaşıyordun?
Aklıma gelen bir olay var. Belki olup bitenleri en iyi şekilde bu anlatabilir. Olay, maaşlarımızı aldığımız -profesyonel askerler olmamamıza karşın, her ay bizlere bir miktar cep harçlığı veriliyordu- birgün yaşandı. Kurala göre, maaşlarımızı aldıktan sonra bölük komutanına selam vererek yanından ayrılmamız gerekmekte. Askerin biri maaşını aldıktan sonra selam vermesine karşın bölük komutanı erin verdiği bu selamı beğenmedi. Bu nedenle maaş vermeyi kesti ve herkesi kovdu. Ertesi gün tüm erler, alanda toplanarak ağaçlara selam vermek zorunda bırakıldı. Öğleye kadar ağaçlara sürekli selam verdik. Bu, genel uygulamaya çok iyi bir örnek. Benzer saçmalıklar hep yaşanıyordu. Şimdi bir tane daha hatırladım. Bizim bölükten bir er tugay komutanına biraz geç selam vermiş. Bu nedenle bizim bölük cezalandırıldı. Bölüğümüz tüm gün eğitim alanında tören yürüşü yaptı.

Peki bu saçmalıkların dışında hakaret, dayak atma gibi uygulamalar da söz konusu muydu?
Ben dikkatli olduğum için bu tür uygulamalara pek maruz kalmıyordum. Ama ortada sebep olarak gösterilecek hiçbir şey yokken, sırf ‘biz sizin her anınızı izliyoruz’ demek için bir sürü asker dövülüyordu. Bazen bu uygulamalar kötü olaylar ile sonuçlanabiliyordu. Ahmet Seven adında bir er vardı. Geleli üç gün olmuşken, sanıyorum ‘98 Ocak başlarıydı, uzman çavuşun biri bunu tokatlamış. Bu kişi de olayı kendine yediremediği için pencereden aşağı atlayarak intihar girişiminde bulundu. Atlayıp düştüğünde araba lastiğine ve sonra da yere çarpmış. Ölmedi, kaburgalanın kırıldığını öğrendik. Ancak uzun süre Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde kaldı. Üç ay hava değişimi aldı. Üst rütbeliler bu er hakkında “askerlikten yırtmak için kendine zarar verdi” diyerek onu aşağılıyorlardı. Ve onun hakkında hep küfürlü konuşuyorlardı. Bu olaydan sonra baskılar arttı, kuralları çok sıkı uygulamaya başladılar.

Buna benzer hatırladığın başka olaylar var mı?
Iyi tanıdığım, arkadaşlık ettiğim Istanbullu bir er vardı. Onun da iki çocuğu vardı, birbirimize çocuklarımızdan söz ederdik. Yeni gelen bir er tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Ikisi arasında hatırlayabildiğim kadarıyla karşılıklı küfürleşme olmuş ve kavga bu nedenle başlamış. Öldürülenin adı Kemal Eren’di. 76 / 4 tertipti. Bize kan kaybından öldüğü söylendi. Ancak hastaneye götürülmesi sırasında yaşanan bürokrasi sonucu dört saat kadar bekletilmesi ve gerekli müdahelenin yapılamaması sonucunda öldüğünü düşünüyorum. Bürokrasi herzamanki gibi kendi çarklarını işletmişti. Hastaneye iki üç kere gitti geldi. Sonunda Diyarbakır’a götürülürken yolda Siverek yakınlarında öldü. Ölen kişi arkadaşım olmasına rağmen hissettiklerimi doğru dürüst tanımlayamıyordum. Öldürenden de nefret etmiyordum. Olayın hemen ardından Izmir’deki bir arkadaşıma telefon etmiştim. Olayı gülerek anlatıyormuşum. Bu durumun farkına varınca olağan dengemi yitirdiğimi anlamaya başladım. Ben de buradaki ‘Mad Max’ dünyasına adapte olmuştum. Bu arada dikkatimi çeken bir şey de her iki olayın basına yansımamış olmasıydı. Yaşananlardan sonra durumumuz daha da kötüleşti. Baskılar iyice arttı.

Her iki olaydan sonra da baskıların arttığını söyledin. En bariz farklar nelerdi?
Tüm kurallara tam olarak uyulması isteniyordu. Önceden akşam yemeğinden sonra yatağımıza geçip dinlenebiliyorduk. Ancak sonradan 21.00’e kadar bekletmeye başladılar. Örneğin yemek duasından önce kaşığı kaldırmamız bile yasaklandı. Çarşı izinleri kısıtlandı. Askerler her an patlamaya hazır barut fıçısı gibi oldular. Herkes birbirine karşı saldırganlaştı.

Bir yandan operasyonların stresi, diğer yandan askerliğin zorlukları, erler tüm bunlara karşı nasıl tepki veriyorlardı, nasıl bir direnç geliştirmişlerdi?
Erler arasında esrar ve hap kullanımı çok yaygındı. Alkol tüketimi de az sayılmazdı. Bu tür malzemenin kullanımı çok yaygın olmasına rağmen, arama yapılıp yakalanan olmadı. Ortam kullanmaya çok müsaitti. Yaşanan zorluklara sanıyorum böyle yanıt veriyorlardı. Ben de kullanmamak için kendimi zor tuttum.

Yaşananların senin üzerindeki dolaylı ya da dolaysız etkileri nelerdi?
Bir sürü olumsuzluk ve rahatsızlık... Askerliğimin son aylarında yoğun baş ağrıları çekmeye başladım. Bu nedenle revire çıktığımda doktor tansiyonumun çok yüksek olduğunu saptadı. Yapılan tetkiklerden sonra da Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde 15 gün kadar yattım. Strese bağlı oynak tansiyonumun olduğunu söylediler. Bir takım ilaçlar verildi ama tam bir iyileşme sağlanamadı.
Askerlik yapmazdan önce kimseyi öldürmeyi düşünemezdim. Ama şimdi, savaşı ve şiddeti sevmememe rağmen çok rahat birini öldürebilirim. Insanlara çok rahat zarar verebilecek hale geldim.
Hatırladığım, gözümün önünden hiç gitmeyen olaylar var. Askerlik sırasında yaşadıklarım sonradan etkisini gösterdi. Terhis olduktan bir süre sonra Izmir’in Karşıyaka semtinde dolaşırken benden sonraki devrelerden olan bir asker arkadaşımla karşılaşmıştım. Karşılıklı hal hatır sorarak bir süre konuştuk. Asker arkadaşımdan ayrıldıktan kısa bir süre sonra giderek bana doğru yaklaşan bir helikopterin yükselen sesini duymaya başladım. Bir Skorsky helikopterinin sesiydi bu. Birden kendimi yaralı olarak bindiğim helikopterin içinde gördüm. Karşımda yaralı korucu çocuk duruyordu. Bir yandan da kendi çocuğumun sesini duyuyordum. Kentin merkezinde koca bir caddenin ortasında durduğum halde etrafımdaki trafik dahil hiçbir şeyi farketmiyordum. Ortamdan tamamen kopmuştum ve yaşadıklarım film şeridi gibi gözümün önünde canlanıyordu. Yanımdaki iki arkadaşım benim bu halimi görünce kaygılanmışlar. Bana sesleniyorlarmış ama ben hiçbir şey duymuyordum. Neden sonra yavaş yavaş onların seslerini duymaya başladım ve kendime geldim. Bu durum ertesi gün sabaha kadar değişik yoğunluklarda ve aralıklı olarak sürdü. Kulaklarımı kapatıyordum ama helikopter sesini duymaya devam ediyordum. Sanki hep o helikopterin içindeymişim gibi geliyordu.

...


Bu yazıyla ilgili sizinde söyleyecek bir sözünüz varsa tıklayın!


|  Bağdat Günlüğü | Basın Arşivi | Döküman Arşivi | Görsel-İşitsel Arşiv |
| Gündem Yazıları | KaraGeyik | Muhalif Siteler Zinciri |
| Nisyan Dergisi | Sizden Gelenler | SK.'dan Haber |
| Vicdani Ret | Yurdum İnsanı |

| E-MAİL |

En iyi 800x600 ve üstü çözünürlüklerde görüntülenir.
Siteyle ilgili teknik sorunlar için
webmaster@savaskarsitlari.org
Mart 2000, www.savaskarsitlari.org

HIZLI ARAMA


Aramak istediğiniz kelimelerin arasında boşluk bırakın.

YENİ EKLENENLER

savaskarsitlari org'a en son eklenenleri görmek için buraya tıklayın

SİTE KAYDI

Kayıtlı kullanıcı iseniz kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Adınız

Şifreniz

 

Kayıtlı kullanıcı olmak
için tıklayın!

HIZLI NAVIGASYON


Gitmek istediginiz bölümü seçip GIT'e tiklayin

boxbottom002.gif (158 bytes)