Kaçaklarla Bir Ordu Daha Kurulur-L.Aslan
01-06-2009
Levent Arslan
GÜVENLİK ve KALKINMA Akın Birdal’ın soru önergesine Bakan Vecdi Gönül’ün yanıtına ilişkin haber Milliyet gazetesinin 01.06.2008 tarihli nüshasında yayınlanmıştı. Haberin şu cümlesi sorunun boyutu hakkında fikir veriyordu: “Gönül’ün verdiği bilgi ise askerlik çağındaki 14 milyon 306 bin 525 kişiden 1 milyonunun tecilli, yoklama kaçağı ve bakaya durumunda olduğunu ortaya koydu.”
Yanıtın bu bölümü oldukça ilginçti. Görev başındaki toplam asker sayısının bir milyon civarında olduğu ülkemizde 14 milyon civarında askerlik çağında yurttaş olduğu belirtiliyordu. Bu sayılar açıklandığında henüz dört tarafı düşmanla çevrili bir ülkede olduğumuzu düşünüyorduk. Bütün savunma konsept ve stratejilerinin buna ayarlı olduğu da biliniyordu. O halde devlet, on dört milyon askerlik çağındaki yurttaşın bir milyonu ile tarihimizdeki kritik dönemlerden birinin daha altından kalkılabileceğini planlamış olmalıydı. Üstelik anlaşılan 12 milyon askerlik çağında olduğu halde bir sıfat verilemeyen yurttaş da vardı. Peki ya bunlar kimlerdi? 2008 verilerine göre yapılacak tüm toplama çıkarma işlemleri için aşağıdaki resmi veriler kullanılarak bu sorunun yanıtı bulunması gerekir. Yaş Grubu - 31/12/2008 Topl. Nüfus 15-19 - 6.185.104 20-24 - 6.256.558 25-29 - 6.518.837 30-34 - 5.810.107 35-39 - 5.330.484 40-44 - 4.740.250
Fakat asıl sorun bunun yanıtsız kalması değil, şuydu; Gönül sayıları verirken tecilli sayısı ile yoklama kaçağı ve bakaya sayısının toplamını vermişti. Tecilliler yasal bir prosedürü yerine getirebilmiş olanlar olduğuna göre yasal prosedürü yerine getirememiş olan yoklama kaçağı ve bakayalar ile aynı küme içinde neden anılmıştı?
Bu açıklama tarzı iki şeye işaret ediyor olmalıydı: Demek ki devletten örneğin Türkiye’deki mahkum sayısını öğrenmek istesek, “şu kadar tutuklu ve hükümlü var” diyecek ve biz hiçbir zaman hükümlü sayısını öğrenemeyecektik. Bu bir özensizlik olarak, ülkemize has “kolay anlaşılır” bir durum. Ancak Gönül’ün açıkladığı konu bir özensizliğe değil “özene” işaret ediyor. Dikkatle yapılmış ve özenle gerçeği gizlemeyi başarmış bir açıklama. En azında "yoklama kaçağı ve bakayalar ile bir ordu daha kurabileceğini" söylemeyi "engelleyecek" bir açıklama. Ama keşke durum bu kadarla sınırlı olsaydı. Öte yandan bu yönlendirmeyle yetinsek bile, bu tarz bir açıklamanın işaret ettiği birinci sonuç, devletin gerçeklerden pek hoşlanmadığı ve halen bu hoşnutsuzluğun “milli menfaatler adına” aynen devam ettiğidir. TUİK’in sıradan çalışmaları arasında yer alabilecek rakamların, devlet güvenliğini ilgilendiren rakamlar gibi bir soru önergesine muhatap olmasının ve açıklamadan bir şey "anlaşılmamasının" sebebi başka türlü açıklanamaz. Bu açıklama ikinci olarak, kısa dönemde Türkiye’nin “milli güvenlik devleti” sıfatından kurtulmasını beklemenin fazla hayalci olmayı gerektirdiğini hatırlatmasıdır. Fakat bu hayalperest tutum, böyle bir milli güvenlik devletinin “olmak istediği” bir dünya devleti olamayacağını içeren bir gerçekçilik de içeriyor. Çünkü bu milli güvenlik devleti ile geniş bir yurttaş kesiminin arasının hoş olmadığını belgeleyen rakamların açıklanıyormuş gibi yapılması devletin, yurttaşlarının güvenliğini gerçekten tehdit eden sorunları ortadan kaldırılacağını düşünmeye yetecek olamaz.
Milli Güvenliğin kastettiği yurttaşların güvenliğiyse, askerlikle ilgili mevcut durumun milli niteliğini, sayılar ispat edecek olmalıydı. Bu olmuyorsa devletin samimiyetle ve hızla çözüm için adım attığının anlaşılması için sayıların doğru verilmesi gerekiyordu.
Öte yandan son dönemde üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir başka haber Taraf gazetesinin 26.05.2009 tarihli nüshasında şu cümle ile yayınlandı: “15 milyon gencin hayatını etkileyecek “tek tip askerlik”le ilgili ilk taslak metin Genelkurmay Başkanı’nın açıklamasından bir ay sonra Başbakanlık’a ulaştı”
Bu “taslak metin”in hangi başlıkları içerdiğini bile bilmiyoruz. Fakat bunca zaman sonra, hala “askerin elinden çıkmış bir taslak”tan söz ediliyorsa, siyasi gelişmeler arasında özellikle Kürt sorunundaki gelişmelere dikkat kesilmemiz gerekiyor. Çünkü taslağın askere ait olması ve Kürt sorununun ordunun kademelerini etkileme tarzı dikkate alınırsa, şimdilerde askerlik sorununa muhatap olanları tatmin edecek ve gelecek kuşak askerleri mutlu edecek bir çözüm beklemek zorlaşıyor.
Belki en kritik beklenti askerlik ödevinin mutluluk verici bir ödev olabilmesi yönündeki beklentidir. Kimilerine kulak tırmalayıcı gelecek olan bu beklenti, elbette askerliğe ilişkin yerleşik algıyla ilgili. Çünkü askerlik ödevi sırasında eğitim süresinin en fazla 3,5-4 ay sürüyor olmasına rağmen geriye kalan süreyi sorgulamaksızın meşru kabul eden bir “asker milletimiz var”. Oysa çağdaş normlar geriye kalan sürenin zorla ve bedelsiz çalıştırma sayılabileceğini gösteriyor. Bu sorunu böyle görebilmek için ise sözde değil, özde kalkınmaya niyetli olunması gerekli. Çünkü dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde ekonomik kalkınma, devlet zoruna, çalışanların-sorgusuz sualsiz- itaatine ve bedava işgücüne bakmıyor artık. Bunlara bakmıyor da bunlara ihtiyaç duyuyor mu? Tam tersine, sorgulayan zihinlere ve kalifiye emeğe ihtiyaç duyuyor. Dolayısı ile askerlik ödevinin yapılması sırasında yurttaşı mutlu edecek kriterler, bizzat kalkınmada rol alacak yurttaşlarda ihtiyaç duyulan insani özellikleri tanımlıyor.
Ordudan gelen taslağın bunları içermediğini düşündüren işaretle var. Bu fikri güçlendiren en ciddi işaret, Başbuğ’un sözlerinde; "Biz tüm bu sistemleri genel olarak ele alıp daha sağlıklı, daha sade, daha eşit, daha adil bir sistem üzerinde çalışıyoruz. Bunları tek tipe indirebilir miyiz konusu üzerinde duruyoruz" Başbuğ mevcut sistemin “genel olarak” ele alındığını söylüyor. Buradan hareketle dört vurgu (sağlıklı, sade, eşit, adil) yapıyor. Oysa bu taslağın sağlıklı ve adil olabilmesi için sade ve eşit olmaması gerekiyor. Çünkü askerlik, sadeliğin, toptancılığa; eşitliğin ise yüzeyselliğe dönüşebileceği bir zihniyeti kolayca ima edebilir. Örneğin okuma yazma bilmeyen bir yurttaşa, devletle karşılaştığı ilk alanda “askerliğin onun ödevi olduğunu iddia etmek” sivil bir zihniyetin ürünü sayılabilir mi? Eğer sivil bir eşitlik anlayışından sözedilecekse, devlet bu yurttaşı ile ilk kez askerlik "ödevi" nedeniyle karşılaşıyor ise, onun diğer yurttaşlar ile eşitlenmesini sağlayacak hizmetleri almasını sağlaması gerekmez mi? Hiç değilse bu “unutulmuş” yurttaşını modernleşen bir topluma uyum sağlamak için motive edecek kadar yönlendirmesi ve donatması gerekmez mi? Bu nokta vazgeçilmez olmak üzere daha birçok sorun var. Örneğin bir öğretim üyesi, öğretmen, psikolog, pedagog’a verilecek en iyi askerlik ödevinin içeriği nedir? Bir işletmecinin askerliğini işletmelere danışmanlık yaparak geçirmesi eşitliği bozar mı? Vicdani veya total red asker tarafından hazırlanan bir taslak da yer alabilir mi? Alsa bile doğal bir durumu ima etmesi mümkün mü?
Bütün bu sorunlar ve daha yüzlercesi “tek tip asker anlayışı ile ve sade bir kanunla” düzenlenebilir mi? Yurttaşlar arası fırsat eşitliğinden söz etmenin oldukça güç olduğu ülkemizde askerlik ödevinin aynı zamanda devletin de yurttaşlarına yönelik ödevlerini yerine getirmesine vesile olması gerektiğini öncelikle unutmamak gerek. Bu nedenle bu kanunun yurttaşlarını mutlu edecek bir içerik taşıdığına ikna olabilmek için öncelikle pozitif ayrımcılık içermesi ve temel eğitim dışındaki sürenin yurttaştan yurttaşa hizmete dönüştürüldüğünün anlaşılması gereklidir. Aksi takdirde askerlilk ödevi gayr-i nizami yöntemler içermeye devam edecek ve toplumun güvenliğini şüphesiz gözeten bir ödev olduğundan söz etmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
|